Lacan’ın Psikanalizin Etiği (Seminar VII) Seminerinden Mutluluk, Arzu ve Fantazm Üzerine Bir Kuple
- dogukancanbulut
- 7 Tem
- 3 dakikada okunur
"Ne makrokozmosta ne de mikrokozmosta mutluluk için kesinlikle hiçbir şeyin hazırlanmamış olduğu fikrini."
Freud da, Aristoteles gibi, insanın peşinde olduğu şeyin, onun amacının, mutluluk olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmaz.
İlginçtir ki, neredeyse bütün dillerde mutluluk kendisini bir karşılaşma terimiyle sunar ¹ - τύχη (tukhe). İngilizce hariç; fakat orada bile buna çok yakındır. Sanki işin içinde bir tür ilahi inayet söz konusudur. Fransızcadaki bonheur, bize augurum'u, iyi bir işareti ve talihli bir karşılaşmayı çağrıştırır. Glück, gelücke ile aynıdır. "Happiness" da nihayetinde "happen"dır; o da bir karşılaşmadır; insanlar buna, tam anlamıyla şeyin mutlu niteliğini belirten bir öneki ekleme ihtiyacı hissetmese de.
Almanya'dan Amerika'ya göç eden ve kendisine "Mutlu musunuz?" diye sorulan kişinin hikayesini size hatırlatmama neredeyse gerek yoktur."Ah evet, çok mutluyum," diye cevap verdi, "gerçekten çok, çok mutluyum, ama glücklich değilim!"
Yine de tüm bu terimlerin eşanlamlı olduğu söylenemez. Etik değeri ne olursa olsun, bizim açımızdan çabalarımızın hedefi olarak sunulması gereken şeyin mutluluk olduğu Freud’un gözünden kaçmaz. Ancak —bir insan kendi uzmanlık alanının dışına çıktığı anda onu dinlemeyi bırakmamız gerekçesiyle yeterince önemsenmemesine rağmen— net bir şekilde öne çıkan şey şudur: Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda mutluluğa dair dile getirdiği şu fikri okumayı tercih ederim: Ne makrokozmosta ne de mikrokozmosta mutluluk için kesinlikle hiçbir şeyin hazırlanmamış olduğu fikrini. Tamamen yeni olan nokta işte budur.
Aristoteles’in hazza dair düşüncesi, hazzın yadsınamaz bir gerçeklik olduğunu savunur; öyle ki, eğer insanda tanrısal bir yön varsa bu ancak doğayla kurduğu bağda gerçekleşebilir ve haz tam da bu ölçüde insani yetkinleşmeye yön veren bir pusula işlevi görür. Bu doğa anlayışının bizimkinden ne kadar farklı olduğunu iyi görmek gerekir; zira bu anlayış, tam anlamıyla insani yetkinleşme diyebileceğimiz şeyden tüm hayvani arzuların dışlanmasını içerir. Aristoteles’in zamanından beri, bakış açısında tam bir tersine dönüş yaşadık. Freud açısından ise, gerçekliğe doğru hareket eden her şey, tam anlamıyla haz enerjisi diyebileceğimiz şeyin belli bir düzeyde törpülenmesini, tonunun düşürülmesini gerektirir.
Bu, çağımızın insanları olarak size oldukça sıradan gelse de muazzam bir öneme sahiptir. Hatta birilerinin, Lacan’ın yaptığı da `Kral çıplak` demekten öte bir şey değil dediğini bile işittim. Belki de nihayetinde lafın gittiği kişi bendim, ama biz en iyi ihtimali varsayalım; yani bunun benim öğretimle ilgili olduğunu düşünelim. Elbette, eleştirmenimin düşündüğünden biraz daha mizahi bir yolla öğretiyorum —bu koşullar altında onun gizli niyetleri üzerine kafa yormak zorunda değilim. Şayet 'Kral çıplak' diyorsam, bu, evrensel bir yanılsamayı gözler önüne serdiği varsayılan o çocukla aynı minvalde değil; daha ziyade gür bir sesle, 'Ne kadar sarsıcı! Şu kadına bakın! Elbisesinin altında çırılçıplak!' diye duyurarak etrafına bir kalabalık toplayan Alphonse Allais tarzındadır.
Oysa gerçekte ben bunu bile söylemiyorum. Eğer kral gerçekten çıplaksa, bu ancak onun birtakım giysilerin altında çıplak olması ölçüsündedir —bu giysiler şüphesiz kurmacadır, ama yine de onun çıplaklığı için esastır. Ve bu kıyafetlerle bağlantılı olarak, Alphonse Allais’nin bir başka güzel öyküsünün de gösterdiği gibi, çıplaklığın kendisi hiçbir zaman yeterince çıplak olmayabilir. ² Nihayetinde bir kralın derisi de bir kadın dansçı kadar kolayca canlı canlı yüzülebilir. Doğrusu, bu fıkradaki bütünüyle kendi içine kapalı mantığın bakış açısı, bize arzunun kurgularının nasıl örgütlendiğini hatırlatmaktadır.
Geçen yıl fantazm üzerine size verdiğim formüller işte bu bakımdan anlamlıdır ve Ötekinin arzusu olarak arzu kavramı tam ağırlığını bu noktada kazanır. Bugün dersi, Psikanalize Giriş’ten alınmış, Traumdeutung (Düşlerin Yorumu) ile ilgili bir notla bitireceğim. Freud, bize yol gösteren, çok daha önemli olan ve meslekten olmayanlar tarafından tamamen gözden kaçırılan ikinci bir etkenin şu olduğunu yazar: Bir dileğin doyurulmasının haz verdiği kesinlikle doğrudur; ancak iyi bilindiği gibi, rüyayı gören kişinin —sorunu bu şekilde ortaya koyuş tarzında Lacancı bir vurgu bulduğumu söylersem aşırıya kaçmış olacağımı sanmıyorum— kendi dileğiyle basit ve açık seçik bir ilişkisi yoktur. Onu reddeder, onu sansürler, onu istemez. Burada arzunun esas boyutuyla karşılaşırız —arzu her zaman ikinci dereceden bir arzudur, arzunun arzusudur.
¹ Türkçede de mutluluk sözcüğünün kökü mutlu’dur ve mutlu kelimesinin etimolojik olarak “umutludan” türediği düşünülür. Bazı araştırmacılar doğrudan eski Türkçedeki “mut” kelimesinden köken aldığını öne sürer ancak yaygın görüş “umutlu”dan türediğidir. Umut da kendi içinde bir karşılaşmayı taşır. Bir şeyler olacaktır ya... (Ç.N.) ² Lacan burada Fransız mizahçı Alphonse Allais’nin (1854-1905) absürt bir öyküsüne atıfta bulunmaktadır. Öyküde, bir Hint kralı çok sıkılmaktadır ve buna bir çare arar. Jaguar avına çıkar ancak tatmin olmaz ardından kralın eğlenmesi için dansözler getirilir fakat sıkıntısı geçmez. Sonrasında kral dansçılardan birinin kalmasını söyler. Dansçı raksını sürdürür ve giysilerini yavaşça çıkarmaya başlar. Kral her seferinde "daha fazla çıplaklık" talep eder. Kadın üstündeki tüm giysilerini çıkarsa da kral tatmin olmaz; bunun üzerine hizmetçiler kralın isteğini anlar ve kadının derisini canlı canlı yüzmeye başlar. Sanıyorum ki fantazmı ve Lacancı Gerçeği düşünmek açısından daha iyi bir örnek bulmak zor olacaktır... (Ç.N.)
Alphonse Allais’in “Un rajah qui s’embête” isimli bu kısa öyküsüne buradan ulaşabilirsiniz: https://beq.ebooksgratuits.com/vents/Allais-pomme.pdf
.png)
Yorumlar